Hoşgeldin, Ziyaretçi: Oturum Aç Hesap Oluştur

 

Osmanlı Ve Türk Tarihi

16661   TheDarkWick   Osmanlı ve Türk Tarihi   94   0
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Konuyu Oyla
Cezalı Kullanıcı Grubu
Cezalı Üye
Kullanıcı Sayısı: 268
Yorum Sayısı: 414
Üyelik Tarihi: 12.04.2020
#
SELÇUKLULARLA BEYLİKLER DEVRİNİN ÖN ASYA’DAKİ MEDENİYETİ;
Selçuklular Ön Asya’ya geldikleri vakit burasını harap bir halde buldular, az zamanda kendi idareleri altındaki yerlerde Orta Asya’da kurdukları binalar tekniği ile çalışmaya koyuldular; yer yer sıhhî, içtimai ve dinî müesseseler, Selçuk mimarîsinin ince ve zarif hatları ile yükselmeye başladı. Taş işçiliğinin, tahta oymacılığının şaheserleri addedilen örnekleri verirken diğer sahalarda; kumaş, hah, işleme, tezhip ve ciltlemede, dericilik, ev ve el sanatlarında da bir gelişme ve yükselme gösterdiler, silâhlarına bile Selçuk sanatının kendine has ince desenini nakşettiler.

On üçüncü asırda Ön Asya, Selçuklular elinde her bakımdan bir inkişafa mazhar olmuş bulunuyordu. Yeni şehirler kurulmuş, halk, kendi işleriyle meşgul, refah içinde bir hayat sürmekteydi. Başta sanat şubeleri olmak üzere ziraat ve ticaret de daimî inkişaf halinde idi. İlim müesseseleri devrin en yüksek otoriteleri elinde öz Türkçenin özellikleriyle sulh ve sükûn içinde çalışıyor, yeni adamlar yetiştiriyordu. Müslüman dininin ana prensibi olan vicdan ve beden temizliğini tam ve gerçek manası ile anlayan Selçuk hükümdar ve devlet adamları, şehirlerinin kuruluşunda bilhassa bu noktaya kıymet veriyor, camilerle çeşmeler ve hamamlar inşa ediyor, bir taraftan da halkın sağlığını ve sağlamlığını temin için darüşşifaların temellerini atıyorlardı.

Sonra Anadolu beyliklerini kuranlar da, böyle yüksek bir medenî seviyeye ulaşmış bir ülkeye tevarüs ettiklerinden bir taraftan istiklâl mücadelesi yaparlarken diğer taraftan da bu imar ve kalkınmayı durdurmadılar, kendilerinden de bazı özellikler katarak devam ettirdiler. Bilhassa her büyük şehirde beylerin kendi adlarını taşıyan eserlerinin imar faaliyetinin şahidi olarak diğer eserlerle birlikte bugün hâlâ ayakta durmaktadırlar.

Anadolu’ya Selçuklulardan sonra en fazla eser veren beylik Karamanoğulları’dır. Bu beyliğin Anadolu’nun birçok yerlerindeki eserleri, Selçuk ve Osmanlı devri mimarîsi arasında ayrı bir hususiyet de taşımaktadır. Diğer beylikler de, Karamanlılar kadar olmamakla beraber bulundukları yerleri kendi çaplarında imardan geri kalmamışlardır.

Selçuklular devrinde olduğu gibi beylikler zamanında, imar faaliyetine muvazi olarak ziraî, sınaî ve ticarî ve diğer mevzular da ihmal edilmeyerek ele alınmıştı. Bu devirlerde hayvan neslinin ıslahına, pamuk ekiminin yayılmasına çalışılmış, madenlerden istifade edilmiş, ipekçilik inkişaf ettirilerek ham ve mamul halde yabancı memleketlerde pazar bulmuş, Türk halıcılığı ise dünyada bu devirlerden itibaren kendisini tanıtmıştır.

HAÇLI SEFERLERİ
Hıristiyanların haç yeri olan ve mukaddes toprak diye adlandırılan Kudüs şehri ile civarının, on birinci yüzyılda büyük bir Müslüman Türk imparatorluğu kuran Selçukluların Ön Asya’yı zapt etmeleri sonunda burasının Hıristiyan hacılara kapanmış addedilmesi Hıristiyanlık âleminde esasen mevcut olan İslâm düşmanlığının artmasına sebep olmuştu, ön Asya ile teması olan Avrupalı gemici, tüccar ve iş adamlarının buralarda gördükleri zenginlik, refah ve medeniyeti, topraklarının verimliliğini kendi memleketindekilere kıyasla methetmeleri de o tarihlerde yoksul ve perişan bir hayat süren Avrupa halkı arasında efsane şeklinde ağızdan ağıza dolaşıp din düşmanlığına bir de hırs ve tamah eklemişti.
O sırada papa bulunan Ürben, hal ve şartları Hıristiyan halkını Müslümanlar aleyhine kışkırtmaya müsait bulup ne zamandır tasavvur ettiği din savaşını ilâna karar vererek halkı Piyer Lermit ismindeki cahil bir papazın çığırtkanlığı ile Müslümanlarla harp etmek, mukaddes topraklardan geri atmak için kurulacak orduya katılmaya davet etmişti. Bu şekilde başlayacak olan Haçlı seferleri 1096 dan 1270 yılma kadar sekiz sefer halinde devam etmişse de her yerde, İslâmiyet’i kabul ettikleri tarihten itibaren bu dinin koruyucusu ve alemdarı olan Türklerin kahramanlıkları karşısında askeri bir netice vermemiştir. Bununla beraber bu seferler, garbın şark kültür ve medeniyetini tanımasında ve bilâhare de bundan kendi yararlarına âzami faydayı sağlayarak kalkınmalarında âmil olmuştur.

Öncüler ve Birinci Sefer
Papa Ürben’in davetine ilk koşanlar Fransızlar, İtalyanlar ve Alınanlardı. Diğer Avrupa memleketlerinden de katılanlarla acele kurulan karmakarışık ilk ordu papas Piyer Lermit ile şövalye Gotye’nin kumandasında öncü olarak kolay bir zafer ümidiyle yola çıkarıldı. Balkanlar yolu üzerinden Bizans (İstanbul)a, oradan da Anadolu’ya geçen bu ordu İznik civarında kendilerine karşı cephe tutan Selçuklular tarafından mağlûbedildi ve tamamiyle kılıçtan geçirildi. Bu çarpışmadan Piyer Lermit kaçarak canını zor kurtarabildi.
Öncü kuvvetlerin imhası Hıristiyanların hırsını büsbütün kamçıladı. Asıl büyük orduyu teşkil eden altı yüz bin kişilik bir kuvvet Fransız şövalyelerinden Godfruva dö Buyyon kumandasında İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Bizanslılar, Haçlı kuvvetlerinin başlarına belâ olmasından korkarak bunları kendi gemileriyle karşı yakaya geçirdiler ve Türklerden temizlenen şehirleri kendilerine verdikleri takdirde Haçlılara erzak temin edecekleri vaadinde bulundular. Godfruva dö Buyyon, ordusu öncülerinin kılıçtan geçirildiği İznik’e kadar ilerledi, kısa bir muhasaradan sonra şehri zapt etti. Selçuk sultanı Birinci Kılıç Arslan, bu büyük düşman kuvveti karşısında oyalama ve ardçı harbleriyle ve sık sık baskınlar yaparak hasmını kırpalama tabiyesi ile köyleri yakarak, köprü ve yolları tahribederek geri çekilmeyi muvafık bulduğundan Haçlılar büyük kayıplar vererek güçlükle ilerliyorlardı.

Torosları da aşan Haçlılar ordusu bu hareketinin sonunda Kudüs’ü de almaya muvaffak oldu. Burada Türk Müslüman sivil halktan yetmiş bin kişinin işkence ile katledilmesi, kadın ve çocuklara yapılan zulümler Hıristiyanlığın yüz karası olarak tarihe mal olmuştur.

Kudüs’ün zaptı ile neticelenen ilk sefer gayesine ulaşmış addedilebilir. Suriye ve Filistin şehirlerini de zapt eden Haçlılar buralarda birtakım derebeylikler kurdular. Ordunun kumandanı Godfruva dö Buyyon ise tesis ettiği Lâtin krallığının başına geçerek kral sıfatiyle Kudüs’e yerleşti (1096-1099).

İkinci Sefer
Bu sefer, Selçuk Türklerinin birinci Haçlılar ordusu ile yaptıkları harpler sonunda kaybettikleri şehirleri geri almak için harekete geçmeleri üzerine tertiplenir.
Musul atabeyi İmadüddin, ordusu ile taarruza geçerek 1144 senesinde Urfa’yı Haçlılardan kurtarmaya muvaffak oldu.

Bu haber Avrupalıları telâşlandırdı. Mukaddes toprağı yine başlayan Türk tehlikesinden korumak ve onları tamamiyle ezmek üzerine Fransa kralı Yedinci Lui ile Alman imparatoru Üçüncü Konrad ordulariyle, ayrı ayrı olarak yola çıktılar. Anadolu’ya Fransızlardan daha evvel varan Konrad mağlûboldu.

Yedinci Lui ise Antalya önlerine kadar ilerleyebildi ise de bir netice alamadı. Oradan deniz yolu ile Suriye’ye geçti. Şam’ı muhasara etti, orada da şehrin kahramanca müdafaası karşısında başarısızlığa uğradı, mahzun ve mahcup geriye, memleketine döndü.

Üçüncü Sefer
Kudüs Lâtin krallığının Mısır’a karşı harekete geçmesi üzerine Musul atabeyi Nurettin Zengi, yeğeni Selâhattin Eyyubî ile kumandanlarından Şirgûh’u bir yardım ordusunun başında Fatımî devletine muavenete göndermiştir.
Şirgûh’un vefatı üzerine ordunun başına geçen Selâhattin Eyyubî Fatımî devletini de ortadan kaldırarak Mısırda Eyyubî devletini kurmuştu (1174).

Selâhattin Eyyubî Mısır’a hâkim ve sahip olduktan sonra ordusunu daha da kuvvetlendirerek derhal Kudüs Lâtin krallığı ile harbe başladı. Taberya gölü civarında iki taraf arasında cereyan eden büyük savaş sonunda Lâtin krallığı ordusunu perişan eden Selâhattin Eyyubî Kudüs’ü de muhasara altına aldı, şehri üç ay gibi kısa bir zamanda Haçlılardan kurtardı (1187).

Selâhattin Eyyubî’nin bu muvaffakiyet ve muzafferiyet haberi Avrupa’da yeniden Türkler ve Müslümanlar aleyhine büyük bir galeyana ve ayaklanmaya sebep oldu ve neticede Üçüncü Haçlılar seferinin hazırlıklarına başlanıldı.

Bu sefere Alman imparatoru Kızılsakallı Frederik, Fransız kralı Filip Ogüst ve İngiltere kralı olan Arslan Yürekli Rişar kumandalarında büyük bir ordu katılacaktı.

Mukaddes toprağı Müslümanlardan kurtarmak şerefini diğer krallardan evvel kazanmak hayal ve hırsiyle ilk harekete geçen Alman imparatoru oldu. Kara yolu ile ordusunun başında Anadolu’ya geçen İmparator Frederik Silifke suyunu, Göksu’yu geçerken çaya düşüp boğuldu. Başsız kalan ordusu da dağıldı.

İngiltere ve Fransa kralları deniz yolu ile Kıbrıs’a oradan da Akkâ önlerine geldiler. Maksatları Selâhattin Eyyubîyi ve devletini ortadan kaldırmaktı. Akkâ kalesini muhasara ettilerse de bir netice alamadılar. Krallar arasında seferin güdümü ve kumanda mevzuunda esasen anlaşmazlık vardı. Bu yüzden Filip O-güst ordusu ile geriye döndü. Yalnız kalan Arslan Yürekli Rişar birçok neticesiz ve ordusunu yıpratan savaşlar yaptı. Kudüs’ü geri almak şöyle dursun hiçbir muvaffakiyet elde edemedi. Neticede Selâhattin Eyyubî ile yaptığı konuşmalar sonunda üç senelik bir sulh ile Kudüs’ü Hıristiyanların ziyaret edebilmeleri müsaadesini istihsal etti ve memleketine döndü.

Diğer Seferler
Dördüncü Haçlılar seferi yine Kudüs’ü kurtarmak gayesiyle tertiplendi ise de bu sefere iştirak edenler İstanbul’a geldikleri vakit Bizans’ın iç karışıklıklarından istifade ederek şehri yağma ettikten ve halkı soyduktan sonra buraya yerleştiler, bir Lâtin imparatorluğu kurarak dâva ve hedeflerini unutuverdiler (1204).
Beşinci sefer, Selâhattin Eyyubî’nin Şam’da vefatı haberi üzerine (1193) durumdan faydalanırım ümidiyle Macar kralı Andre tarafından tertip edildi ise de neticesiz kaldı.

Altıncı seferi Alman imparatoru İkinci Frederik yaptı. Selâhattin Eyyubî’nin vefatından za’fa uğrayan Eyyubîlerle anlaşarak Kudüs’ü zapt etmeye muvaffak oldu ise de şehir bir müddet sonra yine Türkler tarafından kurtarıldı.

Yedinci ve sekizinci Haçlı seferlerini Fransa kralı Sen Lui yaptı. 1248 de Mısır’a saldıran Sen Lui Mansure savaşlarında yenilerek ordusu ile beraber esir düştü. Muazzam bir bedel fidyei necat ödiyerek esaretten kurtuldu, zelil ve makhur memleketine döndü. Bu mağlûbiyet ve esaretin intikamını almak istiyen Sen Lui bir müddet sonra, fakat bu sefer daha kolay bir zafer temini maksadiyle Tunus’a hücum etti (1270). Neticesiz birtakım harpler yaptı, orada da muvaffakiyetsizliğe uğradı. Tutulduğu veba hastalığı ile ölümü kendisini memleketine ne yüzle döneceği endişesinden kurtarmış oldu.

Mutaassıp Hıristiyanların din perdesi altında Müslüman Türkleri imhayı hedef tutan harpleri de Sen Lui’nin ölümü ile neticelenen sekizinci seferle tamamlanmış ve resmen kapanmış ise de ileride Osmanlı Türklerinin Rumeli’deki zaferleri ve ilerlemeleri Hıristiyanlık için büyük bir tehlike addedildiğinden yeni Haçlı seferlerinin tertiplendiği görülecektir.

Haçlı Seferlerinin Neticeleri
Şark kültür ve medeniyetine nazaran o devirde çok geri olan ve kilisenin nüfuzu altında bulunan Avrupalıların din uğruna diye yaptıkları bu harplerde her iki taraftan da milyonlarla insan ölmüş, bunda garbın insan kaybı daha fazla olmuştur.
Ön Asya’da Selçuk Türklerinin bulunması ve mıntıkaya kültür ve dinî müesseseleriyle yerleşmiş olmaları, garpten gelen mutaassıp ve yağmacı insan sürülerinin Müslümanlığı ve müdafii Türkleri imhaya matuf emellerine ulaştıramamıştır.

Türklerin Müslümanlığı kabul edişleri ve küçük Anadolu’da sağlam bir surette yerleşmiş bulunmaları ve bu toprakları kendilerine yurt-vatan ittihaz etmiş olmaları, asil ve necip kan ve canları bahasına bu önünde durulması güç aç Hıristiyan seline kahraman vücutlariyle sed çekmiş, bu seferler karşısında topyekûn Müslümanlığın kurtuluşunu sağlamış, tarihe zafer destanları olarak geçen harpler sonunda vatan istilâdan kurtarılmıştır.

Avrupalılar ise bu seferlerle şark kültürünü, medeniyet eserlerini, insanlarını ve Türklerin âlicenap kahramanlığını tanımışlardır. Bu seferler garp ile şark arasında yeni ufuklar açılmasına ve siyasî, ticarî münasebetlerin kurulmasına sebep olmuştur.

Avrupa’da papanın ve kilisenin; krallar, beyler, halk üzerindeki nüfuzları kırılmış, derebeylikler zayıflamış, krallıklar kuvvetlenmeye başlamıştır.

Neticede Türk İslâm medeniyeti garbın gözünü açmış ve Avrupalılar bu seferler sayesinde görüp tanımaya başladıkları bu medeniyet eserlerinden büyük ölçüde istifade yolunda çalışmaya koyulmuştur.

OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS’IN VAZİYETİ
Osmanlı devletinin kurulup gelişmesini iyi kavrayabilmek için, Anadolu’nun o zamanki siyasî çehresini, kültür durumunu ve etnik vaziyetini tahlil edebilmek üzere Selçuklulardan itibaren Anadolu beyliklerini kısaca da olsa, tetkike nasıl lüzum varsa; aynı noktaların aydınlanması ve bilhassa Osmanlıların süratle gelişmelerinin sırrını kolaylıkla çözebilmek için de, Bizans’ın on üçüncü ve on dördüncü asırlardaki vaziyetini gözden geçirmek lazımdır.

Malazgirt meydan muharebesinden sonra (1071), Bizanslılar Anadolu’yu kaybetmeye başlamışlardı. Gerçi Bizanslılar, Malazgirt’ten sonra da Anadolu’nun Türkleşmesine mâni olmak için gayret sarfettilerse de, kudretleri böyle bir işe mâni olmaya kâfi değildi. Haçlı seferleri Türklerin Anadolu’ya tamamen yerleşmesine bir müddet mâni oldular. Haçlı seferleri Bizans için de pek hayır getirmedi. Zira bu seferler Bizans’ın da tahrip edilmesine ve idarenin 57 yıl müddetle Latinler eline geçmesine sebep oldu. Paleoloğ’ların gayretiyle 1261 de Bizans imparatorluğu yeniden kurulduğu zaman, imparatorluk her bakımdan zayıflamış, arazisi küçülmüş ve perişan hale düşmüştü.

İmparatorluk arazisi küçüldüğü, ve imparatorluğa asker veren ülkeler elden gittiği için Bizans’ın ordusu kalmamış gibiydi. Bizanslıların ordu dedikleri şey; çeşitli milletlerden ücretle toplanmış bir kalabalıktan ibaretti. Bizans, bu gayrı mütecanis asker topluluğunun maaşlarını da doğru dürüst veremiyordu. Kara ordusu böyleyken, tabii denizcilik de aynı perişan manzarayı gösteriyordu. Akdeniz’de bir kuvvet kesilen Venedik ve Cenevizliler, Ege’deki Bizans hâkimiyetini baltalıyor, Bizanslılar onların Ege ada ve kıyılarında yerleşmelerine mâni olamıyordu.

Mihael Paleólogos (1259-1282) Lâtin hükümetinin yerine Bizans imparatorluğunu bu perişan durum içinde yeniden tesis ederken; Anadolu’da, Bizans’ın lehine sayılacak hâdiseler cereyan etmekteydi. Anadolu Moğol istilâsına uğrayarak Selçuklu devleti İlhanlı nüfuzu altına düşerken Anadolu’daki Türk kudret ve vahdeti sarsılıyordu. Fakat Bizans’ın sosyal ve ahlâkî yapısı zayıflamış olduğundan, Anadolu’daki Türk idarî vahdetinin sarsıntı geçirmesinden faydalanamadı. İlhanlı hâkimiyeti neticesi Selçuklu devleti yıkılmaya yüz tutarken, yeni Türk devletleri doğup gelişmeye başladı. Zira Türklük Anadolu’ya dinî ve sivil mimarî şaheserleri, kültür müesseseleri, halk el sanatları ve ticareti ile öylesine yerleşmişti ki, Moğol istilâsı gibi asyaî hareketler, Anadolu Türklüğünü söndürmek surda dursun, Türklüğe yeni direnme ve bu direnmeye istinat ederek ileriye atılma heyecan ve cesareti verecekti.

Mihael Paleologos’tan sonraki İmparator İkinci Andronikos (1282-1328), bu vaziyet karşısında, Anadolu’yu siyasî nüfuzları altında tutmakta olan İlhanlılardan medet ummaya başladı. Bizans imparatoru, kızı olduğu söylenen Prenses Marya’yı, İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmut Han’a zevce olarak vermek suretiyle onlardan yardım vaadi aldı, Marya yolda iken Gazan Han öldüğünden, Bizanslı Prenses Gazan Han’ın kardeşi Olcayto Han’a zevce oldu. Lâkin o, Bizans’ın yardım talebine önem vermediğinden imparatorun bu ümidi de suya düştü.

İkinci Andronikos İlhanlılardan yardım beklerken, Bizans’ın Anadolu hudutlarında kurulmuş bulunan Türk beylikleri her gün biraz daha imparatorluk arazisinden parçalar kopararak büyüyorlardı. Osman Beyin taze kuvvetleri bunların en başında geliyordu.

İmparator Andronikos doğudan gelecek yardımdan ümidini kesince, yüzünü batıya Hıristiyanlık dünyasına çevirdi. Ücretle tutulmuş insanlardan müteşekkil bir kalabalığı yardıma çağırdı. İspanya kiralı Ferdinand Dragon, Sicilya kiralı Şarl D’anju (Charles d’anjou) ile sulh imzalayınca, kendi hizmetinde kullandığı sekiz bin Katalonyalı askeri Bizans’a göndermişti (1302). Roje dö Flar ismindeki maceracı bir kumandanın emrinde bulunan bu sekiz bin Katalan, kumandanları gibi maceracı ve nizam dinlemeyen topluluktan ibaretti. Katalanlar İstanbul’a gelir gelmez önce Galata’daki Cenevizlilerle boğazlaşıp, onun arkasından Bizans halkını soymaya başlayınca, imparator bunları şehirden uzaklaştırmaya çalıştı. Anadolu’ya sevketmek üzere Kapıdağı’nda karaya çıkarttı.

Soygun ve macera harbinden başka bir şey yapmayan Katalanlar Anadolu’da Karesi ve Germiyanlı Türklerle çarpıştıktan sonra Kilikya’ya kadar gittiler; oradan dönüp yine soygun çarpışmaları yapa yapa batıya geldiler ve Rumeli’ye geçtiler. Reisleri Roje dö Flar, Edirne’ye giderek babası Andronikos ile birlikte İmparatorluk eden Mihael’e arzı tazimatta bulunmak isterken bir Alan tarafından öldürülünce, bundan muğber olan Katalanlar işi büsbütün azıttılar. Soygun ve tahriplerini artırdılar. Bir müddet Gelibolu’da tutunarak, intikam almak gayesiyle imparatorun topraklarına akınlar yaptılar. Sonra yine tahriplerle maceracı hareketlerine devam ederek Atina’ya kadar ilerlediler, orada bir hükümet kurdular.

Bu vaziyette imparatorun batıda yardım ümidi neticelenmiş olmayıp, ayrıca yeni belâların ortaya çıkmasına, sebep olmuştu. İmparatorluk arazisi dahilindeki halk vergi yükünden ezilir, derebeyi vaziyetindeki eyalet valileri ile memurların zulüm ve adaletsizliklerinden bezginlikleri artmakta devam ederken, Bizans merkezinde de siyasî krizler ve taht kavgaları sürüp gidiyordu. İmparator İkinci Andronikos, oğlu Mihael ile birlikte saltanat sürmekte iken, Mihael’in 1320 yılında ölmesi üzerine Mihael’in oğlu genç Andronikos büyük babası ihtiyar Andronikos ile taht kavgasına girişmiş, en sonunda saray nazırı Kantakuzen’in de yardımiyle 1328 de ihtiyar Andronikos’u hal’ ederek Bizans tahtına oturmuştu.

Genç Andronikos, imparatorluğunu Anadolu ve Balkanlardan tehdit eden kuvvetlerle uğraşmak üzere faaliyete geçti. Balkanlar cihetinde Bulgar kiralının ileri hareketini durdurdu. Anadolu cihetinde Bursa’yı aldıktan sonra İznik’i kuşatan Orhan Bey ile muharebe etti. Balkanlardaki muvaffakiyetine rağmen Orhan Bey karşısında mağlup oldu. Yaralı vaziyette muharebe sahasından güçlükle sıyrılıp kurtulabildi (1330). Bunun arkasından İznik, İzmit gibi mühim merkezler Türklerin eline geçtikten sonra, Türkler Boğaziçi kıyılarına kadar sokuldular.

Bu sırada Balkanlarda Bizans için yeni bir tehlike daha belirmişti. Bu yeni tehlike Bizans başşehrini dahi almaya niyetlenen Sırp kiralı Istefan Duşan idi. Sırpların bu en kudretli krallarının arz ettiği tehlike karşısında Bizans İmparatoru Türklere yanaşmak ve onların dostluğundan faydalanmak istedi. İmparator genç Andronikos bu gaye ile Orhan Beye bir heyet yolladı. Fakat 1341 yılında ölümü Bizans merkezinde saltanat için yeni kavgaların doğmasına âmil oldu.

Andronikos’un küçük yaştaki oğlu Yuannis (Jan)e vasi tâyin edilen başvekil Kantakuzenos bir fırsatını bularak Dimetoka’da hükümdarlığını ilân etti. Lâkin Kantakuzenos’un imparatorluğu İstanbul ve Edirne’de kabul edilmedi. Edirneliler Bulgar kiralını yardıma çağırırken, tahtı elinden kaçırmak istemeyen Kantakuzenos da Sırp kiralı ile anlaşmak istedi; buna muvaffak olamayınca Aydınoğlu Gazi Umur Beye başvurdu. Umur Bey 32 gemi, 29 bin askerle yardıma geldi. Bulgarları Dimetoka’dan geriye attı. Umur Bey ertesi sene yine Rumeli’ye geçti ve Kantakuzenos’un rakiplerini tepeledi. Umur Bey Bizanslılara yardım için 1345 de üçüncü defa olarak Saruhan beyliği ile Karesi Oğullarının kuvvetleri de yanında bulunduğu halde Rumeli’ye geçmiş ve dostu Kantakuzen’in hasımlarını ezerek Bizans imparatoruna kıymetli yardımlarda bulunmuştur.

Umur Beyin bu üçüncü yardımından sonra Kantakuzenos, Umur Beyin tavsiyesiyle bundan böyle Orhan Gazi’den de yardım temin edip ona istinadetti. 1346 da kızı Teodora’yı Orhan Beye vererek dostluğunu akrabalık bağı ile takviye etti. Orhan Beyden ilk defa beş altı bin kişilik yardım kuvveti temin eden Kantakuzenos, Türk askerlerinin başarısı sayesinde, Yuannis’e karşı Rumeli’deki vaziyetini iyice kuvvetlendirdi. Rumeli’de emin ve hâkim vaziyete geçince Bizans’ı almaya karar verdi. Orhan Beyden aldığı kuvvetlerle beraber Bizans’ı kuşattı. Bir senelik kuşatma sonunda, şehirdeki taraftarlarının surlardaki bir kapıyı açmaları neticesi şehre dahil oldu. Nihayet Yuannis’le müştereken imparatorluğu kabul edildi.

Kantakuzenos, 1347 yılında damadı Orhan Gazi ile Üsküdar’da görüşmesini müteakip, Sırplara karşı kullanılmak üzere altı bin kişilik yardımcı Türk kuvveti temin etti. Kantakuzenos, sıkıntıya düşünce hemen Türklere başvurarak yardım kuvveti temin etmesine ve mevkiini Türklere medyun bulunmasına rağmen, Türklerin aleyhine çalışmaktan da asla geri durmadı. Hattâ Papaya müracaat ederek Türklere karşı bir Haçlı seferi yapılmasını dahi istedi ve bu mesele üzerinde hayli durup uğraştı.
Yuannis’le müşterek saltanatı sırasında Rumeli’de kullanılmak üzere iki üç defa daha Türklerden yardım kuvveti alan Kantakuzenos 1353 de asıl imparator Yuannis’i Bozcaada’ya sürerek hapsettirmişti. Aynı sene içinde Bizanslılara yardım için gittiği Rumeli’den dönen Orhan Gazinin büyük oğlu Süleyman Paşa, Gelibolu yarımadasındaki Çimpe kalesine bir miktar asker bırakmıştır. Türklerin Rumeli’de tutunması işte asıl bu tarihten itibaren başlamaktadır.
1354 de Türkler Gelibolu’yu alınca, imparator Kantakuzenos tehlikenin vehametini kavramış, Türkleri Rumeli’de tutunmaktan alıkoymak için Sırp ve Bulgarlardan yardım istemişse de muvafık cevap alamamıştır. Bu arada Yuannis Bozcaada’dan kaçmış, İstanbul’a gelerek şehirde bir ayaklanmaya sebep olmuştur. Ayaklanma sonunda Kantakuzenos tahtını kaybederken, Yuannis onun yerine Bizans’ın imparatorluk tahtına kuruluyordu (1355).

Bir taraftan Bizans merkezindeki taht kavgaları, öte taraftan da Anadolu’dan sonra Rumeli cihetinden de sıkışması, Bizanslı idarecileri şaşkına çevirmişti. Bizans’ın hasmı bir tane değildi; en başta fena idare ile taç kavgaları imparatorluğu her gün biraz daha çökertiyordu. Balkanlarda Sırp ve Bulgar tehlikesi, imparatorları sık sık Türklerden yardım ricasına mecbur ediyor, taç kavgaları devam ettikçe Türklerin Bizans üzerindeki nüfuz ve müdahaleleri o nispette artıyordu. Bütün bu hallerden ustaca istifade eden Türkler Balkanlarda adım adım ilerliyorlardı.

Türklerin Balkanlardaki ilerleyişi fazlalaşınca imparator yardım temin etmek için Avrupa’ya gitti. Avrupa dönüşü Macaristan’dan geçerken ziyaret ettiği Macar kiralına, yardım yapıldığı takdirde Katolikliği kabul edeceğini bildirdi. Macaristan’dan memleketine avdet ederken birçok sıkıntılar atlattı. İmparatorun bu vaadini gerek Bizans halkı gerekse Balkanlılar hoş karşılamıyordu. Balkanlılar mezhep değiştirmektense Türklerin dinî toleransından faydalanarak Türk idaresinde yaşamayı daha uygun buluyorlardı.

İmparator Beşinci Yuannis karısının ve tebaasının muhalefetine rağmen, kiliselerin birleşmesi işini görüşmek üzere Roma’ya gitti. Roma’da katolikliği resmen kabul etti (1369). Papa bir taraftan imparatorun katolikliği kabul ettiğini ilân ederken, aynı zamanda bütün Rum papaslarının da mezhep değiştirmek suretiyle imparatoru takip etmelerini tavsiye ediyordu. Fakat imparatorun katolikliği kabul etmesi Rum papasları üzerinde katoliklik lehine bir tesir yaratmadı. Bilâkis eskiden beri Katoliklerle Ortodokslar arasında mevcut olan mezhep münaferetini körükledi, Yuannis de Roma’dan ayrıldıktan sonra Avrupa’nın mühim merkezlerini dolaşarak pek çok yardım vaadi aldı ama bütün bu vaadler tamamen lâfta kaldı.

Bütün bu haller Türk muvaffakiyetini kolaylaştırmaktaydı. Batıdan istenen yardımdan kat’i şekilde ümit kesilince Bizans imparatorları Türklerle anlaşmaya mecbur oldular. Türklerin Balkanlardaki fütuhatını tanıdılar, hattâ Bizans’ta Türkler için bâzı haklar tanımak zorunda kaldılar. Maamafih fırsat düştükçe Türkler aleyhine açık veya gizli entrikalar çevirmekten geri durmadılar. Nihayet Balkanlarda da vaziyetlerini sağlamlaştıran Türkler Bizans’ı zapt etmek üzere kuşatma hareketlerine tevessül ettiler. 1402 Ankara harbi Bizanslılara rahat nefes aldırdı ama, Bizans artık o derece çökmüş, buna mukabil Türk devleti o kadar kuvvetli temeller üzerine bina edilmişti ki, neticede yıkılmaktan kurtulamadı.
 


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Osmanlı Ve Türk Tarihi TheDarkWick 0 166 22.04.2020
Son Yorum: TheDarkWick
  Osmanlı Ve Türk Tarihi TheDarkWick 0 84 22.04.2020
Son Yorum: TheDarkWick
  Osmanlı Ve Türk Tarihi TheDarkWick 0 95 22.04.2020
Son Yorum: TheDarkWick

Hızlı Menü:

1 Ziyaretçi